dunyadavancom @ gmail.com

O da bir candır….

 

Dışarda lapa lapa kar yağarken duvarın dibine buzulmuş halde bir yavru kedi görürseniz ne yapardınız. Onu orada donmasını mı?  Yoksa kaderiyle baş başa kalmasına göz mu yumardınız? Bana göre bir canlı bir canlıya bunu reva görmemeli. Birazdan okuyacağınız bu yazıyı bir çoğunuz bunu yadırgaya da bilir belki. İnsana değerin hiçe sayıldığı, annelerin bile bebeklerini cami avlularında terk ettikleri bir dünyada yaşıyorsak sizin ölçütlerinizle tepkileriniz bir çok kişi tarafında normal karşılanabilir. Ama ben karşılamam doğrusu. Her canlının kendi koşulları içinde makul ölçülerde yaşama ve yaşatılma hakkı olduğunu savunanlardanım.

Henüz bir haftalık minnacık bir yavru ilken, annesi  tarafından bir kış gününde apartmanın önünde terk edilmiş halde bulmuştuk onu.  Bu minnacık yavruyu  soğukta donmasın diye kızım bizden habersiz eve getirmişti. En başında  karşı çıkmıştık amma, o masum ve öksüz yavrucağın bakışlarını gördükçe onu  yeniden kışın acımasız  kavurucu soğuğuna salmaya gönlümüz razı olmadı. Ufacıktı,  daha gözleri sut kokuyordu.  Kızım günlerce onu biberonla beslemeye başladı. Gün geçtikçe kendisini öylesine sevdirmeye, öylesine bağlamaya başladı ve hepimizin  vaz geçilmezi haline gelmişti artık. Onu eve alan kızım Eremsu, daha çok kedicikle ilgilendiğimiz için ufak ufak onu kıskanıyordu haklı olarak. Çünkü çok hareketlilik ve renklilik eve katmıştı.

Gün geçtikçe kilo aldı gelişti ve iki aylık olmuştu.  Ancak bir akşam  aniden fenalaştı, hemen veteriner hekimine götürdük. İç parazit rahatsızlığından kaynaklandığını bunun içinde serum ve iğnelerler yeniden capcanlı iz bırakan hayatına dönüvermişti. Ona uygun isim arayışına koyulmuştuk. Ben “Meraklı”, büyük  kızım “pişoloko” onu bulup eve getiren küçük kızım ise “minnoş” ve herkes kendi ismiyle çağırmaya başlamıştı ama herkesin gözünde o halen yavrucaktı.

Aradan bir hafta daha geçmeden yine aynı rahatsızlığı nüksetti. Yeniden aynı veteriner hekime götürdük. Kusma ve ateşi çıkmıştı. Tüylerini yaradığından kaynaklı olabilir dendi. İç ve dış parazit aşılarını yaptırdı. Eve  getirdik. Ama bitkindi, halsizdi, bizimle oynamayacak derecede yorgundu. Bize bakıp kafasını minderine bırakıp uyumaya çalışıyordu. Kusması geldiğinde ise, odadan o halsiz haliyle kaçarak banyoda onun için bıraktığımız kum sepetinde o işi gerçekleştirirdi. Bir insanın yapamayacağı bir alışkanlık edinmişti kendisine. Hanımdı, hanımcıktı, terbiyeli bir o karda utangaçtı. Bazı nahoş hareketlerini görmeyelim diye bizden saklanarak yerine getirirdi.

Kısa sürede kendisini  bize öylesine alıştırdı ki, hangi alışkanlığını unutalım.  Elime kitap aldığımda onunla  ilgilenmiyorum diye, elimdeki kitabı kapıp kaçtığını mı? Eremsu çorap giymediği zamanlarda hastalanmasın diye mi bilemiyorum  ama çıplak ayaklarını cırmaladığını mı? Bilgisayarda çalışırken, gelip  klavyenin üzerinde oturup çalışmamı engellemesini mi?  Her sabah oda oda dolaşıp uyanların ayaklarını yada yanaklarını yalayıp ona  eşlik edilmelerini mi?, Masada her yemek saatinde dizimizde oturup bebekler gibi mama  vermemizi mi? Her gün oyun oynama saatinde herkesin ona  eşlik etmesini mi, eşlik etmeyenin elini kolunu cırmalamasını mı? Evde çıkan herkesi kapı önünde uğurlamasını mı? Yoksa akşam eve geldiğimizde her kesi tek tek kapıda karşılamasını mı? Misafir geldiğinde kendi yuvana gidip saklandığını mı?...

Sıralamakla bitmez ki kısa sürede bize sevdirdiği  alışkanlıklarını. Bunlardan  hangisini unutabiliriz yada nasıl unutabiliriz ki. Yaklaşık iki aylık zaman diliminde sanki yıllarca bizimleymiş gibi öylesine çok ama çok anı bırakarak vakitsizce bizi terk etti.  Ufacıktı ama evin her tarafını dolduruyordu.  Evde 5 idik onunla  kocaman 6 olmuştuk. Şuan bomboş sanki, her köşesinde onun izi, her odada onun sesi eksik. Şimdi  bir köşede çıka gelecek meraklı bakışlarımız eksik olmuyor ki.  Mizmik ve yaramaz bakışlarını, hırçınlığını şimdiden özeldik be yavrucak.

Hele son veda gecesinde saat gecenin 03’unde gidip ona  baktığımızda bitak düşmüş haliyle bize  o son bakışını nasıl unuta biliriz ki. Elveda dercesine yada belki de onun  için bu güne kadar yaptıklarımızın bir teşekkür veya  vefa simgesi miydi o son bakışın. Boncuk gözlerinden akıttığı o son iki damla göz yaşını nasıl unutabiliriz ki.  Konuşamıyordu ama bir konuşandan daha akıllı, bir akıllıdan daha zekiydi. Mimikleriyle, bakışlarıyla ve hareketleriyle her şeyi öylesine bir maharetle  tarif etmeyi  beceriyor ve istediğini alabiliyordu bizden. Evde çocuk gibi peşimizde dolaşır o çok meraklı haliyle ne yaptığımız öğrenmek ve görmek isteyişiyle sevdirdi ki sevdirdi kendini. Nesillerine “nankör kedi” derlerdi ama bu yavrucak öyle  sıradan bir kedi değildi.  Bu güne kadar gördüğüm en zeki, en sadık ve en akıllı kedicikti. Sevmesini de sevdirmesini de çok iyi başarıyordu. Unutulmaz bir geçmiş bırakarak,  erken ayrılışın çok ama çok üzdü bizi..

Hakkımız sana helal olsun. İnşallah sende hakkını helal etmiş olursun…   

Rahat uyu, huzur içinde uyu sevgili yavrucak…..