BİR ZAMANLAR SİNEMAYA GİDERDİK!...

 

 

‘Aradan koskoca seneler geçse de

Kimileri bu dünyadan göçse de

Bazıları onlardan hiç bahsetmese de

Unutmadık onları hep anıyoruz.’

Yaşamımızın başında televizyon değil; sinemanın olduğu yıllar... Çocukluğumun ilkokul yıllarına denk gelen 1959-1960’lı senelerde hatırladığım kadarıyla Van’da iki kışlık, dört yazlık sinema vardı. Şehir ve Emek Van’daki kışlık sinemalardı. Şehir, Emek, Yıldız ve Yeni Sinemada yazlık sinemalarımızdı. Yalnız Van’ın en eski kışlık sineması Şehir en eski yazlık sineması da Yeni Sinemaydı. Emek ve Şehir Sinemasından sonra Yıldız Sineması açıldı. Yeni Sinema çok kısa ömürlü oldu. Zaten yazlık Sinema içinde yeri pek uygun değildi. Rahmetli Bahri Koç Yıldız Sinemasını açtığı zaman getirdiği filmlerle emek ve şehir sinemasını solladı diyebilirim.

Şehir Sineması Siirt Kökenli Rahmetli Şefik Saydan açmıştı. İlginçtir ki sinemaya giden herkes hangi sinemaya gidiyorsun? Diye sorulduğunda Şefiğin sinemasına gidiyorum derdi. Rahmetli Eşi Halide Hanım da sinemaya çok gelirdi.  Kışın kışlık ve yazında yazlık sinemada gelir locaya kurulur çerezi meyvesi gazozu gelir ve locaya tek başına otururdu. Şefik Saydan işini çok seven biriydi yetişkin çocukları olmasına rağmen bir de bakardınız gelmiş gişede bilet satıyor. Zaten çocukları da onu mümkün mertebe yalnız bırakmazlardı.

O zamanlar sinema sadece eğlence aracı değil,  yaygın eğitim aracıydı; hatta belki de okul... Sinemada oynatılmış bir filmi görmemiş olmak adeta bizim için bir eksiklik sayılırdı. Bazı çok görmeyi arzu ettiğim bir filmi görememek beni günlerce yasa boğardı. Çocukluk yılarında birkaç filmi göremedim ve hala içimde bir uhde olarak kalmıştır. İşte o filmlerden aklımda kalan bir kaçı; ‘Muradın Türküsü’, ‘Lana ormanlar perisi’, ‘ Kaptan Grantın çocukları’, ‘Siyah Gül’’….

 

1950 Türkiye’sinde sinema salonu olan nadir şehirlerden biri olan Van’ın Cumhuriyet yıllarında ilk açılan sineması; çarşı içindeki açık ve kapalı salonu olan "Şehir Sinemasıydı. Diğer ‘Emek Sinemasına’  göre daha küçüktü, doğal olarak eskiydi, fuayesi yetersiz, birkaç localı, özellikle balkondaki koltuk sıralarının arası çok dar, koltukları gıcırtılı ve rahatsızdı.

Makine dairesinden gelen gürültü balkondan film izleme keyfini kaçırttığından bu sinemaya nadiren gider, filmi salondan izlemeyi tercih ederdik. Zaten şehir sinemasının balkonu Cumartesi ve Çarşamba günleri bayanlara tahsis edilirdi. 1950’li yıllarda Çarşamba ve Cumartesi dışında sadece Pazar günleri halk ile askerlere açık olurdu. Daha sonraki yıllarda her gün film oynasa bile kış aylarında balkonda film seyretmek mümkün olurdu.

Şehir Sineması artık yok. Sinemanın yerinde yeller esiyor.  O bir zamanlar bizi heyecandan heyecana koşturan filmlerin oynadığı Şehir Sinemasının yerinde çeşit çeşit arabaların park ettiği bir koca park var!.

Şehir Sineması o dönemin en eski kışlık sinemasıydı. Evimize yakın olduğu ve iyi filmler getirdiği için biz ailece en çok o sinemaya giderdik. Ailece derken gündüzler ortaokul sıralarına kadar annemle ondan sonra ise tek giderdim. Çünkü o yıllarda erkek çocuğu bile olsan gelişi güzel oraya buraya gitmek yoktu. Bizler zaptı rapt altında büyüdük. Hele geceleri yanımızda bir büyük olmadan senelerce sinemaya gidemedik.

Şehir Sineması Cumhuriyetin ilk yıllarında Halk Evi olarak kullanılmış daha sonra ikiye bölünerek bir tarafı Halk Kütüphanesinin bulunduğu bir binaydı.

Özellikle sinema salonu olarak tasarlanmadığından salon düzayaktı. Yükselti olmadığından benim gibi kısa boylular bir öndeki koltuğa uzun boylu biri geldiğinde film seyretmek çok zor olurdu. En arkada iki sıra yükseltili bir yer olduğundan orada yer kapmakta acele ederdik. Şehir Sineması doğrusunu söylemek gerekirse l964 yılında yapımına başlanan Emek Sineması kadar konforlu ve alayişli bir sinema değildi.

 Aşı tatili ve sömestr dönemi hariç hafta içi sinemaya gidemezdik. Kış aylarında hafta sonu bu iki sinema zınga zınk dolardı. Cumartesi günü ve Çarşamba günleri ilk zamanlar tek film oynatılırdı. Daha sonraları bu film sayısı ikiye çıktı.

Şehir Sineması gibi Emek Sinemasının da filimin başlama saati 14.15’ti ( 2.15) Paramız olursa pazar günü de sinemaya giderdik.

Şehri gezen Faytonlarla yapılan anonslarla hangi sinemada hangi filmin oynadığı duyurulur, sinema önüne ve şehrin belli yerlerine bez film afişleri asılırdı. Sinema dış duvarlarındaki camekânlı çerçevelerde filmin orijinal afişi ve fotoğrafları bulunurdu. Bunun yanı sıra Cumhuriyet Caddesinde Emek ve Şehir Sinemasına ait Camekânlı panolar vardı ve cam çerçeve ile kaplı bu panolara 0 gece oynayacak filmlerin afişler ve film lobi kartları asılırdı. Biz de her iki sinemanın panolarına bakar bakar durur ve en sonunda iki sinemadan birinin tercihini yapar ve gece o sinemaya giderdik. Gündüz öğleden sonra oynanan filimler bu panoda yer almazdı.

Talebin çok olduğu bazı filmlerin biletleri önceden satılırdı. !950’li yıllarda sinemaya giriş 75 kuruştu. 1960 yıllarda önce 100 kuruş oldu ve l50 kuruşa kadar çıktı. Yani gazetenin 25 kuruş olduğu, gazozun 25 kuruş olduğu, 25 kuruşa ceplerimizi kırık leblebi ile doldurduğumuz yıllar.

Bilet fiyatları standarttı sinemalarda. Gelen filme göre de sinema oynamazdı. Mesela 10 Emir filmi geldiği zaman Şehir Sinemasında oynadığında Van ayağa kalktı. O film bana göre oynadığı yıllarda Van’da en fazla ilgi gören Film olmuştur diyebilirim. İnsanlar sinemaya gittikleri vakit Caharlton Heston’un Hazreti Musayı canlandırdığı sahnede Firavun ve askerleri yetiştiğinde elindeki asa aile denizin ikiye ayrılışı ve Hz.Musa ile İbranilerin karşıya geçtiği o sahneyi ne ben ne de seyredenler hala unutamamışlardır.

Şehir Sinemasının girişinde bilet kontrolü yapan Muzaffer’i hiç unutamam. Bazen seansa yetişemeyip, geç kaldığımızda “iyi müşteri olmanın ‘bonus’u olarak” bizi içeri biletsiz alırdı. Onlar genç insanlar dı bizse bala çocuklardık. Kinci perde olduğunda acıyıp bizi içeri salarlardı. Elimizde kalan parayı bol keseden sinemanın  büfesinde harcardık. Çok para dediğimiz belki 50 veya 100 kuruştu. Çocukluk yıllarında ilkokul sıralarında elime kâğıt paranın değdiğini hiç hatırlamıyorum.

Yer göstericileri bahşiş vermediğimiz için biz çocuklardan hoşlanmazdı. Zaten anne ve babamızdan yalvar yakar zar zor sinema parasının alabiliyorduk ki 25 kuruş verip siyah çekirdek alamadığımız zaman  film arasında çerez alıp yiyenlerle o bir zamanlar Yakup Sandıkçının Van’da imal ettiği mis gibi  ‘Uludağ’ gazozunu  Ağustos aynın sıcağında yudumlayarak içenler  bakıp imrenirdik. Matinelerde (Cumartesi-Çarşamba) balkon tümüyle, kadınlara ait olurdu.

Seyirci salona alındığında filmin başlamasına az zaman kalan dışarıda çalan müzik, içeriye de aksettirilirdi. O dönemin düzenleme denilen moda şarkıları, fantezi müzik veya halk müziği dinlemekte ayrı bir keyif verirdi sinemaya gelenlere. Çünkü çoğu insanların evlerinde ne gramofon, pikap ve daha ileri yıllarda kasetçalar bile yoktu. B u nedenle bizde çaktırmadan bedava müzik dinlemiş oluyorduk.

Film başlamasına beş dakika kala içerideki lambalar göz kırparken biz de derinden bir oh çekerek nihayet film başlıyor derdik. O günden bu yana değişmeyen tek şey yanıp sönen sinema ışıkları galiba. Salon ışıklarının yavaş yavaş kararması... Projektörlerin perdeyi aydınlatması... Perdenin süzülerek yana doğru açılması...  Alkış sesleri... Islık sesleri... Ve film başlıyor...

Salon karardığında "Pek yakında", "Gelecek program" başlığıyla yapılan film tanıtımları ve reklamlardan –hâlâ öyle- hoşlanmazdım.. Önümüze uzun boylu birileri oturduğunda sinirlenir, boyumuzu yükseltmek için koltuğumuzun üstüne (kışın) paltolarımızı koyardık.

Film başladığında nefesler tutulur sessizliğe gömülür, en küçük bir sese, fısıltıya, öksürüğe, kâğıt hışırtısına tepki verirdik. Filmdeki gelişmeler seyircinin iklimini etkilerdi. Mesela; "kötü adam" cezalandırıldığında, "iyi adam"a yapılan haksızlık giderildiğinde, aşıklar kavuştuğunda salondan alkış ve ıslık sesleri yükselirdi. Filmde ezan okunduğunda tüm izleyiciler yerinden doğrulurdu.

Filme ara verildiğinde gözler aydınlığa zor alışır, salonda hareketlilik başlardı. Arayı tuvalet kuyruğunda geçirmeyelim diye çabucak o işimizi bitirir, büfe kuyruğuna girerdik. Tabi paramız varsa! Bu arada duvarda ‘Çok Yakında’, ‘’Gelecek Program’ diye oynayacak filmlerin afişlerini,adata hatim ederdik.

Başka sıralarda oturan arkadaşlarımızla uzaktan uzağa el-kol işaretleriyle konuşur, bazen aramızda nevale değişimi yapardık.

"Ma-ki-nis-ssst, ses"Film oynarken giriş-çıkışı önlemek için salon kapısının perdesi önünde görevliler beklerdi. Film koptuğunda ses-görüntü kalitesi bozulduğunda; “Ma-ki-nis-sssst; ses” diye bağırırdık.

Balkon arka sırada ve sıra ortalarında oturmayı sevmezdim. Makine dairesinin altındaki o küçük pencereden çıkıp, perdeye yayılan ışık huzmesi vardır ya... Ortada oturuyorsak film ilk başladığı anda ya ayağa kalkar ya da ellerimizi havaya kaldırır, perdeye siluetimiz yansıdığında gülüşürdük. Munzurluk işte...

Kanlı, vurdulu-kırdılı, ölümlü sahnelerde kendi kendimize sansür uygular, gözlerimizi kapatırdık.Makine dairesini merak eder, gelip-geçerken kafamızı uzatır, duvarındaki afişlere yerlerdeki kopmuş film parçalarına  bakardık Nargis ve Raj Kapoor’un oynadığı "Avare" filminin "Rüyalarınıza giren büyük bir aşk ve seven kalplerin hikayesi" yazan afişine bir şekilde sahip olmak kardeşimi ve beni onurlandırmıştı. Çıkışta güneş varsa gözlerimiz kamaşır, hava kararmışsa bulanık görürdük. Sinema çevresinden geçerken yerde bulduğumuz film parçalarını güneşe tutarak hangi filme ait olduğunu çıkartmağa çalışırdık.

Ve "yazlık sinema"lar... O zamanlar Van’da arkadaşım Yetkin Ural’ın Yazlık şehir Sinemasının hemen bitişiğinde evleri vardı. Param olmadığı ve davet edildiğim zaman Yetkin, rahmetli anne ve babası ile ablaları ile dama çıkar damdan bedava film seyrederdik. Yazın serinliği, gökte parlayan yıldızların ışıltısı altında film seyretmenin keyfide bir başka oluyordu.

Yazlık sinemalarda salon düzenini koruyabilmek için sandalyeler ya birbirine telle bağlanır ya da altlarından geçirilen takozla sabitlenirdi. Çok nadiren locada oturduğumuz zaman Annem evden getirdiği ıslak toz beziyle oturmadan önce sandalyeyi siler, üzerine gazete serip minder koyardı. Tahta sandalyede uzun süre oturmak insanı zorlardı. Rahmetli annem sinemaya gitmeyi çok severdi ancak babam sinemadan pek nasipsizdi. Sinemadan pek hoşlanmazdı. Hiç babamla sinemaya gitmedim veya beni hiç sinemaya götürmedi diyebilirim.

 

Yazlık sinemada "kabuklu yemiş yemek serbest" olduğundan film boyunca çiğdem yerdik. Annem kabukları yere atmamız için gazete kâğıdından yaptığı külahları elimize tutuştururdu. Yazlık sinema keyfini eğer locada oturmuşsak ‘Uludağ’ Gazozu ile tamamlardık.

Bazen ani başlayan yağmur yüzünden film yarıda kesilir, bilet parası da geri verilmezdi, yeni bilette… Kartal Tibet ve Selda Alkor’un başrollerini oynadıkları ‘Senede Bir Gün’ filmini başlayan fırtına yüzünden cereyan kesildiği için film yarıda kaldığı için ağladığımı da unutmadım. Ne de olsa çocuktuk işte…

Renkli ampullerle aydınlatılan yazlık sinemalar da bazen özellikle şehir sinemasında pehlivan güreşleri, pankreas güreşleri yapıldığını da iyi hatırlıyorum. Ercişli Kaplan Yapar’ın Şehir Sinemasında Bulgar pankreasçıya yenilmesi sonucu sinema bir karıştı ki sormaya gitsin! Vay efendim bizim pehlivan nasıl olur da Bulgar güreşçiye yenilir? O gün polis marifetiyle olaylar zor önlendi ve ondan sonrada o tür güreşler hiç yapılmadı.

Ha bu arada bizim sevgili Herkül Mustafa (Mustafa Hepkul) da şehir sinemasında birkaç yerli ve ecnebi güreşçiyle müsabaka yaptı. Zaten o yıllarda güreş dendiği zaman ilk akla gelenler Kaplan Yapar ve Herkül Mustafa’ydı.

Bilim kurgu ve fantastik filmlerden pek hoşlanmaz, "salon filmi" tabir edilen filmleri, müzikalleri, polisiye, kovboy ve macera filmlerini severdim. Türk filmlerini hiç kaçırmaz (hala öyle...), gördüğüm filmlerin adını o günlerde küçük bir defterim vardı. Bir yarısına gittiğim filmleri bir yarısına da okuduğum kitapları yazardım.

Bazen film sayısı çok olsun diye aynı filme birkaç kez gittiğim de olurdu. Ve defterimi arkadaşlarıma göstererek ne kadar çok sinemaya gittiğimi ve film seyrettiğimi ve bunun yanı sıra ne kadar kitap okuduğumu gururlanarak gösterirdim.

O dönemin oyuncuları mı? Birilerini söylesem diğerleri eksik kalır...

 

‘Çok çok yakışıklı bir jön Ediz Hun

Göbeyiğle nam yapan Necdet Tosun

Nebahat Çehre ile Piraye uzun

Unutmadık onları hep anıyoruz.’

Yine de bir kaçını zikredeyim, Turan Seyfioğlu, Gülistan Güzey, Kenan Pars, Belgin Doruk, Talat Ertemel, Nevin Aypar, Suphi Kaner, Faruk Kenç, Hüseyin Peyda 50’li yıllarda hafızalarımızda kalan bazı isimler. 1960’lı yılara geldiğimizde Devrin Kralı Ayhan Işık var, Türkan Şoray , Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Nebahat Çehre, Selda Alkor, Sevda Ferdağ, Ajda Pekkan ve Gönül Yazar zirvedeki starlar . Cüneyt Arkın, Kartal Tibet, Ekrem Bora, Ediz Hun, Tamer Yiğit, ve 60’lı yılların ortasında arzı endam eden Çirkin Kral Yılmaz güney..Ve Yılmaz Güney sinemanın kralı o yıllardan sonra. Derken Efendim Kara Murat, Malkoçoğlu, Tarkan, Kara Orkun, lu seri filmler beğeniyle izleniyor.

 

‘Nevzat Okçugil ve Gülistan Güzey

Şuh kadınlar Seviç Pekin, Gülbin Eray

Çapkın mı çapkındı Orhan Günşiray

Unutmadık onları hep anıyoruz’

 

Erol Taş’ Hüseyin Baradan, Senih Orkan , Kenan Pars, Hayata Hamzaoğlu, Kuzey Vargın, Ekrem Bora sinemanın ünlü kötü adamları. Devrin Vamp kadınları da var..Sevda Ferdağ, Suzan Avcı, Aysel Tanju, Gülsün Kamu, Sevinç Pekin, Leyla Sayar, Muhterem Nur, İnci Birol, Özcan Tekgül gibi kadın aktrisler bakan erkeklerin yüreklerini hoplatıyordu.

İşin tam tam teferruatına fazla girmek istemiyorum. Genel panoramayı başka bir yazıda sunmak istiyorum Sevgili dostlar diyor ve bu özlemli yazımı ‘Sinemaya Giderdik’ adlı şiirimle noktalamak istiyorum.

Her zamanki gibi yine; Hey gidi günler hey diyorum…

 

ŞEHİRE GİDERDİK

 

Çarşamba, Cumartesi ve de geceler

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik.

.Yüz elli kuruşu tedarik eyler

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik.

..

Şükran Ay’ın plakları çalardı

‘Sangam’ ile ünlü Raj Kapor vardı

Sinemalar tıklım tıklım dolardı

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik.

..

Yeni, Yıldız, Emek Yazlık sinema

Şehir Sinemasını da unutma ama

‘Horoz Nuri’ bizi güldürürdü daima

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik.

..

Çarşamba günleri dolardı bayan

Kadın ve kızlarla kaynardı her yan

Dökülürdü i duyan

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik.

..

Yanında kurtla gezerdi Tarkan

Asya Kaplanıydı hep

Çine yürürdü Kurtcebe Noyan

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik.

..

Şoför Nebahat, hep biz de kabahat

Suzan Avcı’da <Şıngırdak Melahat>

Malkoçoğlu, Kara Pençe ve Kara Murat

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik.

..

Pazar geldiğinde sinemaya koş

Sevda Ferdağ ile gönlün olsun hoş

Yılmaz Güney ile maceraya koş

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik.

..

Pek de yakışıklıydı Ediz Hun

Sevda filmleri ile vermişti ün

Şair der ki; paramız olan her gün

Biz eskiden ŞEHİRE giderdik